21 Temmuz 2011 Perşembe

İnsanoğlunun çevreye zulmü

Bu doğanın insanoğlundan çektiği nedir? Doğada bulunan hiçbir canlı bu denli zarar veremedi doğaya. Bitmek tükenmek bilmez şekilde doymayan insanoğlu yüzünden dünya ölmeye başladı. Eskiden istanbulun belli mahallelerinde Hamidiye suyu çeşmeleri vardı. (80'lerin başlarına kadar.) Çoğu hala yerlerinde duruyor. Artık belediye bu suyu kendi şişeliyor ve parayla satıyor. Elbette belediyenin bir gelire ihtiyacı var. Ama yanlış yerden para kazanmak hiç kazanmamaktan daha kötü bir durum. İstanbul'un civar köylerinde şebekeye dahil edilmiş bir sürü su kaynağı şebekeden ayrıldı ve şişelenmeye başladığından beridir musluğumuzdan akan sular sadece arıtılmış baraj suyu oldu. İçmek için şişelenmiş su satın almak zorunda bırakıldık. Geçmişte musluğumuzdan akan suyun bir bölümü kaynak suyu olduğundan kalite bayağı iyiydi. sonra su kıtlığı olduğu dönemlerde kalite düşünce şişe suyu kullanmaya alıştırıldık. Baktılar ki su için insanlar şebekeye ödediği paranın dışında paralar ayırabiliyor, şebekeye karışan tüm kaynaklar parsellendi ve suya ikinci bir para ödemeye başladık. Herkes suyu parayla alınca şebeke artık temizlikte kullanılan suya dönüştü. Kaynak suyu ticareti büyük paralar kazandırıp talep büyüyünce şehrin sınırları dar gelmeye başladı. Bugün İstanbul'da satılan şişelenmiş suyun büyük bölümü Sapanca, Bursa gibi yerlerden gelmeye başladı. Ama olan doğaya olmaya,. Sapanca gölü gibi ekosistemler bozulmaya başladı. Bursa'da göller yeşil renge döndü, doğal yaşamdaki çeşitlilik hızla azalıyor. Göl balıkçılığı ölüyor. Sonra insanların niye göç ettiklerini araştırıyoruz.

300ml. idrar için 12 lt. suyu sifonlayan, 80kg.lık gövdeyi taşımak için 1,5 tonluk otomobiller kullanan insanoğlu sadece hızlı olsun diye uçaklarda saatte kişi başı yüzlerce litre akaryakıt tüketiyor. Doğal alanları kaybediyor, nefesimizi kirletiyoruz. Teknolojinin bu kadar ileri olduğu günümüzde Almanya güneş enerjisinden yararlanabilirken Türkiye çok daha fazla güneşi değerlendiremiyor. Basit bir yasa ile tüm binalara kendi ürettiği elektriği kullanma ve fazlasını şebekeye geri verebilme imkanı verilse, Ne nükleer enerjiye, nede binlerce yıllık tarihi maksimum 200 yıllık enerji için sular altında bırakmaya gerek kalmayacak. Düzensiz plansız yapılanma nedeniyle var olan nüfusu bile taşıyamayan yerleşim birimimiz İstanbul Ülkemiz nüfusunun %20'sini barındırıyor. İçinde bulunduğu Marmara bölgesi ise %25 orana sahip. Bu aynı zamanda tüm ülkedeki su ve enerji kaynaklarının bu oranlarda bu bölgeye akmasını gerektiriyor.Düşünün Ülke nüfusunun %25'inin kanalizasyonu arıtılsa bile, kalan su marmara denizine akıtılıyor. Bizde çöp için ayrıştırma kullanıcılar tarafından değil belediyeler tarafından yapılıyor. Çöpün ne kadarının geri dönüştüğü meçhul. Kalan bir şekilde yeraltında depolanıyor veya yakılarak atmosfere karışıyor. Bu durumdaki bölgenin nüfusunu seyreltmek yerine devlet, Teknoloji ile en ücra koşelerde bile anlık olarak dünya ile entegre olabilen bankacılık gibi insan deposu sektörleri gerkesiz yere İstanbul'a taşımaya, nüfus yoğunluğunu artırmaya çalışıyor.

Oysa tüm kaynakları (su, Enerji, işgücü gibi.) bulunduğu yerde kullanmaya, kaynak transferi için gereken enerjinin tasarruf edilmesine, birçok bölgede büyük yerleşimler ile fırsat eşitliğine ve yerel gelişmişliğe olanak sağlamaya, Yerinde tüketilen, örneğin suyun kendi bölgesinin doğasında kalmasına, taşımadan kaynaklanan kayıpların ortadan kalkmasına (örn. Elektrik), ihtiyacımız var. Üstelik olması muhtemel bir marmara depreminde tüm bankacılık sektörünün çökmesi, Sanayi tesislerinin ağır hasarı dolayısıyla ekonominin bozulmasının önüne geçilmiş de olur. Şöyle düşünün İstanbul'da yapıların %70'i kaçak, yani deprem karşısında dayanma gücü bilinmiyor. Tahmin edilen güçte bir deprem olması nüfusun %5'ini öldürüp, %10'unu yaralı ve %25'ini evsiz bıraksa olacakları varın siz düşünün. Bunu düşündükten sonra hangi bankayı hangi bölgeye taşımanız gerektiğine karar vermeye çalışın.

31 Mayıs 2011 Salı

Türkiye'nin seçimi

12 Haziran 2011 tarihinde bir seçimimiz var. Her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes bir şeyler vaat ediyor. Bazıları vaatlere ilişkin projelerin altyapılarını ve nasıl gerçekleşeceğini anlatıyor. Hiç kimse halkın önceliklerini kendi önüne koymuyor. İktidar 2002 ve 2007 seçim beyannamelerini önümüze koyup bu listelerin şu kadarını yaptık, bunlar devam ediyor, bunları yapamadık demiyor.

Benim aşağıda yazacaklarım kendi şahsi taleplerimdir.

1. Dokunulmazlıkların kürsü ile sınırlandırılması
2. 20 kişinin grup olmak için yeterli olmasına rağmen %10 barajı ile en az 55 kişi ile meclise girme şartının kaldırılması (minimum grup kurma sayısı baraj olabilir.)
3. Milletvekilliğinin meslek olmadığını ve maddi çıkarlar içermediğini göstermesi açısından, seçilen kişilerin kıyak emeklilik yerine sigorta primlerinin tavan tutardan ödenmesi.
4. 2 yılda süper emeklilik ve görev sırasında çifte maaş ödemelerinin kaldırılması
5. Şeffaf yönetim olabilmesi açısından tüm Belediye şirketlerinin halka açık şirketler haline dönüştürülmesi
6. Yargı sisteminin yargılama aşamasındaki tutukluluk süresinin çok kısaltılması
7. Dış ve iç borcun azaltılarak bağımlılık mekanizmalarının bertaraf edilmesi
8. Dışa bağımlı üretim ve ihracatı azaltacak tedbirler alınması
9. Çevreci enerji üretiminde cazip teşvikler verilerek dışa bağımlılığı azaltmak
10. Nüfusun %25'i marmara bölgesinde yaşamasına rağmen insan deposu bankacılık sektörünü İstanbul'a taşımaktan vazgeçilmesi (Teknoloji bunu anlamsız kılıyor.)(Temiz içme suyunun, elektriğin %25'i bu bölgeye taşınması gerekiyor. Kanalizasyonun %25'i marmara denizine akıyor.İstanbul'un içme suyu ihtiyacı nedeniyle Sapanca gölü mahvoluyor, Bursanın göllerine akan kaynaklar şişelendiği için göller kuruyor.)
11. İhracata yönelik yatırımların (hammadde vs.) kalkınmada öncelikli yerlerde ekstra desteklerle cazip hale  getirilmesi
12. Yurtiçi demiryolu ağının ağırlıklı ulaşım ve nakliye için kullanılacak hale getirilmesi (4 saatte İstanbul'dan Adana'ya, 5-6 saatte Diyarbakır'a ulaşsak ne güzel olurdu.)
13. Tarım yapılacak düz ovaların sanayi alanı olarak kullanılmasının önüne geçilmesi (örneğin Adapazarı)
14. Şeffaf ve özerk Yerel yönetim yapısının kurulması
15. Sıcak paraya önlem olarak tıpkı mevduat bankalarının yaptığı gibi, gelen paradan bir miktar teminatın merkez bankasında sabitlenmesi.
16. Yurtdışına gönderilecek afet yardımlarının sadece Kızılay tarafından gönderilecek şekilde organize edilmesi (kimin nereye ne götürdüğü belli değil.)
17. Siyasi partilerin iç yapısının düzenlenmesi ve parti içinde baraj olmasının engellenmesi katılımın sağlanarak tüm adayların ön seçimlerle teşkilatlar tarafından seçilmesi


Aslında daha birçok yazılacak şey var. Ama yazmış olmak için yazmak gerekmiyor. Ayrıca siyaseten çözülmesi gereken bir çok sorunumuz var. Mesela Güneydoğu sorunu gibi. Ama bu sorun bir kişinin önerileri ile değil toplumsal mutabakatla, özellikle o bölgenin insanının katılımıyla çözülecek bir sorun.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Anaların eli neden öpülesidir?

Kadınların erkeklerden en önemli farkları ve gurur duyulası yönleri, Anne olabilmek çocuk doğurabilmektir şüphesiz. Ancak anne olmak sadece hamile kalmak ve taşıyıcı olmakla sınırlı değildir. Çünkü buraya kadar olanlar doğadaki tüm dişi türlerin yaptığı sıradan içgüdüsel üreme faaliyetidir. Hatta bazı türler emzirir, Avlanmayı öğretir ve avcılardan koruma işinide üstlenir. İnsan türünün üstünlüğü tüm bunlardan sonra da kendini sorumlu hisseden kadınların varlığı nedeniyledir. Kimi karşımıza kaynana figürü olarak çıkar, aslında koruma içgüdüsü olan bir annedir. Kimi evde kalmış evladın vazgeçilmez tutkusu olarak, aslında evlat tarafından kolay hayat (evde hazır yemek,ütülü kıyafet vs..)için kullanılmaktadır. Aslında hayatın cefasını çekerler, nadiren sefa sürerler. Dünyanın her yerinde aynıdır özürlü anası olmak, hiç çekinmeden sırtında taşıyarak üniversiteyi bitirtebilirler çocuklarına. Halbuki aynı derslere girerler çocuklarla ama diplomayı alan anne değildir. yinede kendisi alsa ancak çocuğu alınca sevineceği kadar sevinir. Hele Türkiye gibi açık unutulan kanal kapağı gibi saçma sebeplerle evlat acısı yaşamanın normal olduğu yerlerde çok daha zordur analık. Ama Bosna'da yapılan soykırımın cenazelerinde bir boşnak ana gitti, herkesin yuhaladığı siyasetçiye 15 yıldır kayıp evladını bulabilmek için el uzattı. O el hangi şartlarla uzandı kim bilir. Ama hepimizin yüzüne şamar oldu o el. Analık içgüdüsünün zirvesiydi. 15 yıl önce soykırımı yapan ülkenin şimdiki liderine uzanan el evladı 15 yıldır kayıp bir anaydı.